|
MASAL TEKERLEMELERİ
TEKİR
Bir iki tombul tekir
Camdan bakar
Başına takar
Hop hop, altın top
MISTIK
Mustafa, Mıstık,
Arabaya kıstık,
Üç mum yaktık,
Seyrine baktık.
LEYLEK
Leylek leylek havada,
Yumurtası tavada,
Gel bizim hayata,
Hayat kapısı kitli,
Leyleğin başı bitli.
KUZU
Kuzu kuzu me
Bin tepeme
Haydi gidelim
Ayşe teyzeme.
YAĞMUR
Yağ yağ yağmur,
Teknede hamur,
Bahçede çamur,
Ver Allah’ım ver,
Sicim gibi yağmur.
KARGA
Karga karga “gak” dedi,
“Çık şu dala bak” dedi,
Karga seni tutarım,
Kanadını yolarım.
PORTAKAL
Portakalı soydum,
Başucuma koydum.
Ben bir yalan uydurdum,
Duma duma dum.
Duma duma dum.
Öğretmeni kandırdım,
Kandırdım. OYUN
Oooo…..
İğne battı,
Canımı yaktı,
Tombul kuş Arabaya koş.
Arabanın tekeri,
İstanbul’un şekeri.
Hop Hop altın top,
Bundan başka oyun yok.
HANIM KIZI
Çan çan çikolata,
Hani bize limonata?
Limonata bitti,
Hanım kızı gitti.
Nereye gitti?
İstanbul’a gitti.
İstanbul’da ne yapacak?
Terlik pabuç alacak.
Terliği pabucu ne yapacak?
Düğünlerde,
Şıngır mıngır oynayacak.
KEÇİLER
Ayşe Hanımın keçileri,
Hop hop hopluyor,
Arpa, saman istiyor,
Arpa, saman yok,
Kilimcide çok.
Kilimci kilim dokur,
İçinde bülbül okur.
İki kardeşim olsa,
Biri ay, biri yıldız,
Biri oğlan, biri kız,
Hop çikolata çikolata,
Akşam yedim salata,
Seni gidi kerata.
SINIFLAR
Mini mini birler,
Çalışkandır ikiler,
Mavi gözlü üçler,
Dayak yiyen dörtler,
Misafirdir beşler,
Altılar, altınımı çaldılar,
Yediler, yemeğimi yediler,
Sekizler, semizdirler,
Dokuzlar, doktor oldu,
Onlar bizi okuttu.
EBE
Ebe ebe gel bize
Uzaktan vur elimize
Eğer vuramazsan
Ebesin ebe
Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi,
Bunu sana kim dedi?
Diyen dedi on yedi
Yağlı böreği kim yedi?
TAVUK
Pazara gidelim,
Bir tavuk alalım,
Pazara gidip,
Bir tavuk alıp ne yapalım?
Gıt gıdak diyelim.
Happur huppur,
Happur, huppur yiyelim.
TOP
Bir iki üç
Söylemesi güç
Sana verdim bir elma
Adını koydum Fatma
Hop hop hop
Bir büyük altın top
DEDE
Altı kere altı otuz altı
Dedemin sakalı yolda kaldı
Sakalını aldı dereye attı
Dedem sakalsız kaldı EV
Evli evine
Köylü köyüne
Evi olmayan
Sıçan deliğine
İĞNE
Ooooo
İğne iplik
Derme diplik
Çelik çubuk
Sen çık.
NACAK
Nacak sapına
İki kes
Bir sana
Biri de bana
HEDİYE
Kızın adı Hediye
Ekmek vermez kediye
Kedi gider Kadıya
Kadının kapısı kitli
Hediyenin başı bitli
EL EL EPENEK
El el epenek
Elden düşen kepenek
Kepeneğin yarısı
Keloğlan’ın karısı
KARNIM AÇ
Karnım aç
Karnına kapak aç
Değirmene kaç
Değirmenin kapısı kitli
Heybaşı bitli
DEĞİRMEN
Değirmene girdi köpek
Değirmenci vurdu kötek
Geldi yedi köpek
Hem kötek
Hem yedi köpek
ALİ DAYI
Ali dayının keçileri
Kıyır kıyır kişniyor
Arpa saman istiyor
Arpa saman yok
Kilimcide çok
Kilimci kilim dokur
ÇARŞI
Çarşıya gittim
Eve geldim hanım yok
Bebek ağlar beşik yok
Çorba taşar kaşık yok
Ali baba öldü tabut yok
HAKKI
Hakkı hakkının hakkını yemiş.
Hakkı Hakkı’dan hakkını istemiş.
Hakkı Hakkıya hakkını vermeyince
Hakkı da Hakkı’nın hakkından gelmiş.
HASAN
Hasan Hasan
Helvaya basan
Kapıyı kıran
Kızı kaçıran
KÜÇÜK DOSTUM
Küçük dostum gelsene
Ellerini versene
Ellerimizle şap şap
Ayaklarımızla rap rap
Bir şöyle, bir böyle
Dans edelim seninle.
ELLERİM PARMAKLARIM
Sağ elimde beş parmak,
Sol elimde beş parmak
Say bak, say bak, say bak.
Hepsi eder on parmak.
Sen de istersen saymak
Say bak, say bak, say bak.
Hepsi eder on parmak.
ALİ
Ali baksa dum dum
Sakalına kondum
Beş para buldum
Cebime koydum
KUZU
Kuzu kuzu mee
Bin tepeme
Haydi gidelim
Hacı dedeme
Hacı dedem hasta
Mendili bohça
Kendisi hoca
KOMŞU, KOMŞU
-Komşu, komşu !
-Hu, hu!
-Oğlun geldi mi?
-Geldi
-Ne getirdi?
-İnci, boncuk.
-Kime, kime?
-Sana, bana.
-Başka kime?
-Kara kediye
-Kara kedi nerede?
-Ağaca çıktı
-Ağaç nerede?
-Balta kesti
-Balta nerede?
-Suya düştü.
-Su nerede?
-İnek içti.
-İnek nerede?
-Dağa kaçtı.
-Dağ nerede?
-Yandı, bitti kül oldu
TAVŞAN
Kapıdan tavşan geçti mi?
Geçti
Tuttun mu?
Tuttum
Kestin mi?
Kestim
Tuzladım mı?
Tuzladım
Pişirdin mi?
Pişirdim
Bana ayırdın mı?
Ayırdım
Hangi dolaba koydun?
Çık çık dolaba koydum
Haydi, al getir
Getiremem
Neden getiremezsin?
Kara kediler yemiş.
Vay vay, miyav
NEREDEN GELİRSİN?
Nerden gelirsin?
Zikzak kalesinden.
Ne gezersin?
Açlık belasından.
Nerde yattın?
Beyin konağında.
Altına ne serdiler?
Perde.
Desene kupkuru yerde.
Bıyıkların neden yağ oldu?
Bıldırcın eti yedim.
Bıldırcın yağlı mıydı?
Gökte uçarken gördüm.
Saçların neden ağardı?
Değirmenden geldim.
Değirmen dönüyor mu?
Zımbırtısını duydum.
Ayakların neden ıslandı?
Çaydan geçtim.
Çay derin miydi?
Köprüyü dolaştım,
İşte geldim sana ulaştım.
CAM
Bir cam
İki cam
Üç cam
Dört cam
Beş cam
Altı cam
Yedi cam
Sekiz cam
Dokuz cam
On cam
Bu da benim amcam.
Eveleme develeme
Evvel altı elma yedi
Seren sekiz serçe dokuz
Tarmanın topu kara
A devenin çatı kara
EBE
Ebe ebe nerede
Su doldurur derede
Dere boyu çalılık
Derede olur balık
Şu ebe de ne alık
Oltamı attım,
Balığı tuttum.
Balık suya dalamaz,
Ebe beni bulamaz.
Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi
Bunu kim dedi,
Diyen dedi on yedi,
Yağlı böreği kim yedi?
ELLERİM
Ellerim tombik tombik,
Kirlenince çok komik
Kirli eller sevilmez
Güzelliği görülmez
Dişlerim bakım ister
Hele saçlar, hele scalar
Uzayınca tırnaklar
Kirlenince kulaklar
Bize pis derler, pis derler
DEVE
Eveleme develeme
Evvel altı elma yedi
Seren sekiz serçe dokuz
Tarmanın topu kara
A devenin çatı kara.
PATLICAN
Patlıcan var patlıcan,
Patlasın senin kocan.
Şisko şisko biberler,
Arabaya bindiler.
Elmalar yedi buçuk,
Onu yedi, bir çocuk.
Patlıcandan bıktım,
Ben oyundan çıktım!
KOMŞU
Komşu komşu huu…
Sırtındaki ne?
Arpa
Kaça sattın
Kırka
Eve ne aldın?
Hırka
Çocuğa ne aldın ?
Halka
BÖREK
Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi,
Bunu sana kim dedi?
Diyen dedi on yedi,
Yağlı böreği kim yedi?
SINIFLAR
Mini mini birler,
Çalışkandır ikiler,
Mavi gözlü üçler,
Dayak yiyen dörtler,
Misafirdir beşler,
Altılar, altınımı çaldılar,
Yediler, yemeğimi yediler,
Sekizler, semizdirler,
Dokuzlar, doktor oldu,
Onlar bizi okuttu.
HANIM KIZI
Çan çan çikolata,
Hani bize limonata?
Limonata bitti,
Hanım kızı gitti.
Nereye gitti?
İstanbul’a gitti.
İstanbul’da ne yapacak?
Terlik pabuç alacak.
Terliği pabucu ne yapacak?
Düğünlerde,
Şıngır mıngır oynayacak.
PİTİ PİTİ
Ooooopiti piti
Kremanın sepeti
Terazi lastik jimnastik
Biz size geldik bitlendik
Hamama gittik temizlendik
Dik Dik Dİk
Son dersimiz matematik
MASAL TEKERLEMELERİ
Masalların başında sözcüklerin ses benzerliğinden
yararlanılarak söylenen yarı anlamlı, yarı anlamsız söz
dizileri vardır. Bunlara “tekerleme” denir.
Masal tekerlemeleri birbirleriyle pek ilgisi olmayan, ancak
dinleyicinin ilgisini masala çekmek için bir araya getirilmiş
sözlerden oluşur. Tekerlemenin asıl güzelliği de,
birbirleriyle ilgisiz gibi görünen bu tür sözlerin bir düzen
içinde sıralanmasındadır. Bu da bir söz ustalığını gerektirir.
Bu ustalık masal anlatanın, yani masalcının ustalığına
bağlıdır.
Aslında tekerlemenin masalla hiçbir ilgisi yoktur. Sadece
dinleyicinin ilgisini çekmek ve onu masal dünyasına girişe
hazırlamak için söylenir. İşte masalcının söz ustalığı da
burada başlar. Söylediği tekerlemeyle dinleyenleri
neşelendirir. Anlatacağı masala ilgi çeker. Masalının dikkatle
ve heyecanla dinlenmesini sağlar.
Kimi masal tekerlemeleri de bilinenlerden birkaçının
birleştirilmesinden oluşur. Araya yeni deyim, benzetme ve
sözcükler eklenerek yeni biçimlere sokulur.
Gelin şimdi de söz ustalığının en güzel örneklerinden biri
olan masal tekerlemelerinden sizin için seçtiklerimizi
okuyalım. Onları ezberlemeye çalışalım. Anlatacağımız
masallara bu tür tekerlemelerle yeni renkler katalım.
* * *
Evvel zaman iken, deve tellal iken, saksağan berber iken… Ben
anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken. İp koptu, beşik
devrildi. Anam kaptı maşayı, babam kaptı meşeyi, döndürdüler
dört köşeyi. Dar attım kendimi dışarı… Kaç kaçmaz mısın…
Vardım bir pazara. Bir at aldım dorudur diye. Bineyim dedim,
at bir tekme salladı bana geri dur diye… Padişahın topları
ateşe başladı. Topladım gülleleri cebime koydum darıdır diye.
Tozu dumana kattım, Edirne’ye yettim. Selimiye minarelerini
belime soktum borudur diye. Yakaladılar beni tımarhaneye
attılar delidir diye. Babamdan haber geldi, onun eski huyudur
diye. Bereket inandılar, tutup beni saldılar. Neyse
uzatmayalım, masala başlayalım…
* * *
Bir varmış, bir yokmuş. Zaman zaman içinde, kalbur saman
içinde. Deve tellal iken, horoz imam iken, manda berber iken,
annem kaşıkta, babam beşikte iken… Ben babamın beşiğini tıngır
mıngır sallar iken, babam düştü beşikten, alnını yardı
eşikten… Annem kaptı maşayı, babam kaptı küreği, gösterdiler
bana kapı arkasındaki köşeyi… O öfke ile Tophane minaresini
cebime sokmayayım mı borudur diye… O öfke ile Tophane
güllesini cebime doldurmayayım mı darıdır diye… Orada buldum
iki çifte bir kayık. Çek kayıkçı Eyüb’e…
Eyüb’ün kızları haşarı… Bir tokat vurdular enseme, gözlerim
fırladı dışarı… Orada gördüm bir kız… Adı Emine, gittim
yanına… Bir tarafı tozluk dumanlık, bir tarafı çayırlık
çimenlik, bir tarafı sazlık samanlık… Bir tarafta boyacılar
boya boyuyor renk ile… Bir tarafta demirciler demir dövüyor
denk ile… Bir tarafta Mehmet Ali Paşa cenk ediyor şevk ile…
Anan yahşi, baban yahşi, kurtuldum ellerinden… vardım masal
iline.(Naki TEZEL’den)
* * *
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler top oynarken
eski hamam içinde… Ben deyim şu ağaçtan, siz deyin şu
yamaçtan, uçtu uçtu bir kuş uçtu; kuş uçmadı, Gümüş uçtu.
Gümüş uçmadı, Memiş uçtu. Uçar mı, uçmaz mı demeye kalmadı;
anam düştü eşikten, babam düştü beşikten… Biri kaptı maşayı,
biri aldı meşeyi; dolandım durdum dört köşeyi…
Vay ne köşe bu köşe! Dil dolanmadan ağız varmaz bu işe; bu
köşe yaz köşesi, şu köşe kış köşesi, şu köşe güz köşesi, diye
iki tekerleyip üç yuvarlarken aşağıdan sökün etmez mi Maraş
paşası!.. Hemen bir sarıya bir fare deliği bulup, attım
kendimi dışarı; gelgelelim şu mahallenin yumurcakları haşarı
mı haşarı; bir fiske vurdular enseme, gözlerim fırladı
dışarı!..
Az gittim uz gittim… Dere tepe düz gittim. Çayır çimen geçerek,
lale sümbül biçerek; soğuk sular içerek, altı ayla bir güz
gittim. Bir de dönüp ardıma baktım ki, ne göreyim, gide gide
bir arpa boyu yol gitmişim!..
Vay başıma, hay başıma; bu yol bitecek gibi tükenecek gibi
değil, ya bir devlet kuşu konsa başıma, ya da alsa beni
kanadına kaşına, demeye kalmadı bir de gördüm ki, ne göreyim?
Adıyla sanıyla, yeşiliyle alıyla, Zümrüdüanka dedikleri değil
mi? Kafdağı’nın üstünden süzüm süzüm süzülüp geliyor. Bakın
hele! Yüzü insan, gözü ahu. Ne maval, ne martaval. İşitilmedik
bir masal!..
* * *
Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde… Bu sözün önü var,
arkası yok; gömleğimin yeni var yakası yok… Sabır da bir
huydur, suyu var tası yok. De gel sabreyle sabreyle… İyi ama
susuzla sabırsız ne yapar? Ya bir kuyu kazar, ya dolaşır çarşı
pazar; ben de aç karın, yüksek nalın çıktım pazara, Mevlam
uğratmasın iftiraya nazara…
Bir kaz aldım karıdan, boynu uzun borudan! Kendisi akça pakça,
eti kemiğinden pekçe, ne kazan kaldı ne kepçe! Kırk gündür
kaynatırım kaynamaz.
Hay dedim, huy dedim; bu ne pişmez şey dedim. Bir iken iki
olduk, üç iken dört olduk; anan soylu, baban boylu derken kırk
olduk; kırkımız kırk ateş yaktık!… Kırk gündür kaynatırım
kaynamaz. Baktım ki olacak gibi, sofraya konacak gibi değil,
eğil dağlar eğil dedik; onumuz hu çekti, onumuz su çekti;
onumuz un, odun çekti; haydan geleni huya sattık, unu bulguru
suya kattık. Suyu kazana, kazanı yeniden ocağa attık; vay ne
kaynattık ne kaynattık… De şimdi kaynar mı, kaynamaz mı?
Derken efendim bu kez başını kaldırıp bize bakmaz mı!..
Gayrı pabucunu bırakıp kaçan kaçana! Kanadını kaldırıp uçan
uçana! Eh, bir ben miyim kırk kişinin gevşeği? Çıkardım
ahırdan boz eşeği vurdum sırtına palanı, çektim yedi yerden
kolanı; bindirdim üstüne doksanlık anamı. Boynuna mavi bir
boncuk takmadım ama, koynuna koydum bir sabırtaşı. Sabırtaşı,
sabırcıktaşı deyip geçmeyin öyle! Ne anamın aşı, ne gözümün
yaşı. İtler işin başı, tandırın başı, masalın başı, bu
sabırtaşı! Verilecek kuluna vermiş, bize de versin Yaradan;
haydi dedikoduyu kaldırıp aradan, dinleyin şimdi; sabırlı kim,
sabırsız kimdi…
* * *
Evvel zamanda, yoksullar handa
Beyler, konağında yaşarmış.
Buna öfkelendim
Bir hayli söylendim
Aldım başımı çıktım dışarı
Görmeyin gidişimi
Bakmadan sağa sola
Düştüm bir yola.
Az gittim, uz gittim
Dere tepe düz gittim
Çayır çimen geçerek
Arpa buğday biçerek
Soğuk sular içerek
Altı ay bir güz gittim
Yürüdüm yürüdüm vardım bir bağa
Daldım bir konağa
Vay sen misin dalan
Kimi kolumdan tuttu kimi bacağımdan
Attılar beni bir dağa
Zoruma gitti başladım ağlamaya
Karşıma çıktı bir derviş
Derviş amca dedim bu ne iş?
Kuru idim ıslandım sel beni neyler
Bulut oldum uslandım
Yel beni neyler?
Vay gidi dünya
Kimi güler, kimi söyler
Kulak verin bu masala
Keloğlan ne iş tutar, n’eyler* * *
Handadır handa, bir kara manda
Üç yüz yaşındaydım evvel zamanda
Mavi çadır gerilmiş, duydum pazar kurulmuş
Vurdum karıncaya palanı
Kırk yerinden bağladım kolanı
Sardım sırtına seksen sekiz çuval soğanı
Vardım pazara
Vay ne pazar ne pazar, güzeller durmaz gezer
Kırlangıçlar terzi, köpekler kalaycı, tilkiler tüccar
Buldum bir köşe, başladım işe
Soğan sarmısak satarken
Terazimin kolu kırıldı bir güzele bakarken
Kurbağa kanatlandı gitti gelin getirmeye
Gelin çıktı çardağa, çat yerleşti bardağa
Masaldır bunun adı, dinlemekle çıkar tadı
* * *
Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler cirit oynarken
eski hamam içinde… Odunun biri bir odun vurdu kafama… Kafam
koptu kalktı gitti sarmısak pazarında sarmısak satmaya… Durur
muyum ya, ben de arkasından koştum. O gitti ben gittim, o
gitti ben gittim; derken arkasından yetiştim ama, bak şu
kafaya:
- Ben senin kafan değilim, demesin mi?
- Kafamsın!
- Değilim!
- Kafamsın!
- Değilim!
Diye atıştık, vuruştuk. Son sonu kadının kapısında buluştuk.
Buluştuk ya, bak şu püsküllü belaya, kadı evde yokmuş,
mercimek ağacına çıkmış da mercimek topluyormuş…
Ağacın tepesinden bize bağırdı:
- Sizin davanız büyük dava!.. Kuş kanadı kalem olsa, derya
deniz mürekkep; gene ne yazılır, ne biter… Hele kırk tomar
kâğıt, kırk kucak kalem getirin de ötesini düşünürüz, dedi.
Bir dediğini iki eder miyiz? Aldık getirdik, bulduk getirdik.
Merdiveni de aradık taradık, götürüp mercimek ağacına dayadık,
dayadık ya, kadı inerken kırılıvermesin mi mübarek!..
Kadı öldü, kafam da bana döndü: Ah kafa, nah kafa; ne çekersem
senin elinden çekiyorum…
* * *
Var varanın, sür sürenin… Baykuşu çoktur viranenin… Destursuz
bağa girenin, geçmez para ile dükkâna girenin, hokka çömleğini
başında patlatır Bekri Mustafa… Hak dost, veli dost… Babamdan
kaldı bir eski post… Ben dikerim, o sökülür… Arasına bit, pire
sokulur… Ufacığı bakla gibi, büyüceği toklu gibi… Tuttum
pireyi, İstanbul’a yolladım. Bekledim, bekledim gelmedi.
Ardından uşak yolladım.
Kırk kişiyiz… Onumuz odun yarar, onumuz kav çakar, onumuz su
taşır, onumuz ateş yakar… Bir de baktık kaz kafasını
kaldırmış, kazandan bize bakar… Fare takla tukla… Ne nohut
bıraktı bu yıl, ne de bakla… Kahveci kutuyu sakla, tiryaki
olmuş o güdük fare…
Fare ovada yedi başağı, sıyrıldı çıktı direkten… Somunu kaptı
kürekten… Gözleri büyük çörekten… Dişleri iri oraktan…
Tavandan teker meker… Gözlerime toz döker… İhtiyara bakmaz
geçer. Bir oh çekmez mi bizim güdük fare? Tavanda koptu
patırtı… Çömlek başına atıldı… Çektim tüfeği avludan… Yah
ettim dokuz kilo soğan.
Derken efendim, baldıranlığa daldı kurudur diye… Boz eşek attı
çifteyi geri dur diye. Ben tuttum kuyruğundan ileri diye…
Kalktı sıçradı kürek sapına… Gözünü dikmiş çocuk hakkına…
Seksen kiloluk pekmez küpüne…
Reçel olup gitti bizim güdük fare… Efendimin ağası… Sivridir
külahisi… Uzatmayalım biz bu sözü, başımıza gelir daha belası…
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir memleket
padişahının kırk oğlu varmış…
* * *
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal, pire
berber iken, ben dayımın beşiğini tıngır mıngır sallar iken,
aşağıdan:
- Tutun da, vurun da! diye bir gürültü kopmaz mı?
- Eyvah, dedim. Şimdi bunlar susmazlar, dayımı uyutmazlar.
İki kalktım, bir hopladım. Yüz ayak merdiveni bir çırpıda
atladım.
Baktım; bir kuru kalabalık.
- Nereye gidiyorsunuz böyle? dedim.
- Hak aramaya gidiyoruz, dediler.
Neyse, katıldım ben de içlerine, vardık koca şehrin birine.
Aradık taradık, hakkımızı bulduk. Meğer o da pire değil
miymiş?
Bindim pireye, vardım Tire’ye. Pire gider çatır çutur, hak
sahibine balta getir. Bak şu pirenin işine, yular bağladım
dişine. Gören şaştı, duyan şaştı, Üsküdar vapuru Beşiktaş’ı
aştı.
Tuttum pirenin birisini, kırdım ufağını irisini, davula
geçirdim derisini, kaytan yaptım kuyruğunu.
Sonra sırtına vurdum palanı, altından çektim kolanı, dinleyin
bakalım bendeki koca yalanı…(Eflâtun Cem GÜNEY’den)
* * *
Çıktım tavan arasına bir kırık sandık buldum.
Açtım baktım: İçinde bir kırık altın
Almayacaktım ama, aldım
Sarıdır diye,
Ordan gittim İstanbul’a bir kâse yoğurt aldım
Durudur diye,
Dokuz yüz doksan testi su kattım
Borudur diye,
Tophane güllelerini cebime doldurdum
Darıdır diye,
Nacağı aldım Kapalıçarşı’ya daldım
Korudur diye,
Akdeniz’e girdim
Kıyıdır diye,
Ortasına bastım
Kuyudur diye,
Selimiye Camii’nin duvarına dayandım
Yalıdır diye,
Ahırdağı’na bir tekme vurdum
“Geri dur!” diye,
Üçlük beşlik verdiler beğenmedim
İridir diye,
Sade Osmanlı lirası verdiler almadım
Sarıdır diye,
Beni aldılar tımarhaneye götürdüler
Delidir diye,
İki adam geldi şahitlik etti
Veli oğlu velidir diye,
Tımarhaneyi dürdüm katladım sırtladım
Halıdır diye,
Beş on copa vurdular
Yeridir diye,
Beni padişaha bildirdiler
Delidir diye,
Padişahtan ferman çıktı
“Bırakın onu eski huyudur!” diye,
Ferman aldım cadde boyu gidiyordum
Bir boz eşek gördüm
Takıldım peşine
Eşek bana bir tekme vurdu
Geri dur diye.(Pertev Naili BORATAV‘dan)
* * *
Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde, devler top oynarken
eski hamam içinde… Bir havladık, hoyladık; cümle âlemi
topladık. Allah’ın kışı tandırın başı olur da kim gelmez?
Haylanan da geldi, huylanan da geldi, ahlanan da geldi,
ohlanan da geldi. Hele büyük baş, büyük kara kadı, kuru kadı
geldi… Kadıyı, dayıyı duyunca; yabanın ördeği, kazı geldi…
Ördeği, kazı görünce, bir de çulsuz tazı geldi. Tazının
peşinden de görmemişin oğlu, kör Memiş’in kızı geldi… Ne etti,
ne etti, arkası sökün etti: Kambur Ese, Sarı Köse geldi; biri
saltanata, biri süse geldi… Bunları duyar da durur mu ya!
Hımhımınan burunsuz, birbirinden uğursuz geldi… Bu iki
uğursuzun ardından da ekmediğin yerde biten bir arsız, yüzsüz
geldi… Daha daha, sarı çizmeli Mehmet ağa geldi, geldi
dertlere deva, gönüllere sefa geldi… Derken efendim, seyrek
basandan sık dokuyana, bir taşla iki kuş vurandan her
yumurtaya bir kulp takana kadar kim var, kim yok; kimi aç,
kimi tok; geldi, toplandı. Toplandı ya, hepsi de başını
kaldırıp kaşını yaktı, derken her kafadan bir ses çıktı;
başladı her biri bir maval okumaya… Kimi ince eğirip sık
dokudu; kimi yukarıdan atıp, aşağıdan tuttu… Kimi tavşana kaç,
tazıya tut dedi; kimi ağzını yum, dilini yut dedi… Kimi kâh
nalına, kâh çivisine vurdu; kimi süt dökmüş kedi gibi oturdu…
Kimi kâhya karı gibi her işe karıştı; kimi gemi azıya alıp
birbiriyle yarıştı… Kimi akıntıya kürek çekti; kiminin kırdığı
ceviz kırkı geçti… Kimi kırkından sonra kaval çaldı; kimi de
benim gibi ellisinden sonra masala daldı… Bir var ki,
hangisine ne denir? Allah her kuluna bir çene, her çeneye bir
gene vermiş, oynatıp duruyor. Lafla peynir gemisi yürümez ama,
sadece dinlemekle de olmaz; laf ebeleri adamı aptal yerine
korlar; bari ben de birini çekip, çekiştireyim dedim ya, ne
haddime! Yetmiş iki millet burada, sade bir Keloğlan yok
ortada… Yüz yüzden utanır, ötekileri dilime dolayacak değilim
ya, ben de tuttum Keloğlan’ın yakasından; bakın ne deyip
durdum arkasından:
Bir varmış, bir yokmuş; Allah’ın kulu çokmuş, çok söylemesi
günahmış. Develer tellal iken, keçiler berber iken, bir
memleketin birinde bir kocakarı, kocakarının da bir kel oğlu
varmış
* * *
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler cirit oynarken
eski hamam içinde… Dırıltıydı, mırıltıydı, raftan fincan düştü
kırıldıydı, hem de ne fincan ya! Dedemin dedesinin dedesinden
kalma kulpu kırık, kenarı yok, şu ahım şahım fincan… O akşam
ne cezveyi köpürdetebildim, ne kahveyi höpürdetebildim. Bakın
hele, şu ettiği yetmiyormuş, kırdığı kırkı geçmiyormuş gibi,
bir de karşıma geçip oh çekmez mi ya bizim güdük fare!..
Kızmayın benim canım efendim, bu farenin derdinden bittim,
tükendim. Benim gibi bir yalınkat adam değil, kambur felek,
kadife yelek bile dayanamaz buna. Bir gece değil, beş gece
değil, her gece bu, kuyruğunu yay ediyor, unu bulguru pay
ediyor, yağı kıymayı zay ediyor… Öyle ya, hani han, hani
harman? Evimizin ardı tarladır, ekini kor, bize zorlatır,
karanlıkta göz parlatır ama gelgelelim, kaçak dövüşüne metin,
ne var ne yok teslim ettik bütün, bacamızdan çıkmaz oldu
tütün, gayri ya bu fare durur, ya biz. Bu gece düşündüm
taşındım, tatlı tatlı kaşındım, baktım ki olur gibi, olacak
gibi değil, ne yapıp yaptım yine, telli pullu bir arzuhal
yazdım kediye; dilediğim yerini bulursa kilerde nöbet
bekleteyim diye…
* * *
…Koştum, eve vardım: “Baban doğdu” dediler, kucağıma bir
yumurta verdiler. Yumurta elimden düştü, içinden kocaman horoz
çıktı, sokağa kaçtı.
Kovalamaya başladım. Taş attım değmedi. Ceviz attım… Cevizden
bir kocaman ağaç bitti. Üstündeki cevizleri düşüreyim diye taş
attım, değmedi. Toprak attım; ağacın başı tarla oldu. Kimi
dedi: “Buğday ek”, kimi dedi: “Karpuz ek.”
Karpuz ektim. Öyle karpuz verdi ki tarla, develer taşıyamadı.
Karşıma bir adam çıktı: “Karpuzundan versene” dedi. Bir karpuz
verdim, bir ordu yedi, yarısı arttı… Ben de bir karpuz
keseyim, dedim. Keserken çakım içine kaçıverdi. Elimi soktum,
alamadım. Gözümü soktum, göremedim. Kendim girdim, yedi sene
aradım, bulamadım. Yedi sene gezdim, dolaştım, sonunda
karpuzun kapısına ulaştım.
Vay anam karpuz, evin köyün yıkılası karpuz…
Bir yanı sazlık samanlık
Bir yanı tozluk dumanlık
Bir yanında demirciler demir döver denk ile,
Bir yanında boyacılar boya boyar binbir çeşit renk ile, Bir
yanında Osmanoğlu cenk eder top ile tüfenk ile…
* * *
Masal masal maniki
Yolda saydım on iki
On ikinin yarısı
Tilki çakal karısı.
Masal masal martladı
İki fare atladı
Kurbağa kanatlandı
Tos vurdu bardağa
Çocuk çıktı çardağa.
Masal masal maniki
Kuyruğu var on iki
Kuyruğunda beni var
Kulağında çanı var.
Masal masal matatar
Dil okur, damak tadar.
|